12.5.12

bütünüyle.

"Oh Mother, I can feel the soil falling over my head 
And as I climb into an empty bed 
Oh well. Enough said. 
I know it's over - still I cling 
I don't know where else I can go 
Oh ... 
Oh Mother, I can feel the soil falling over my head 
See, the sea wants to take me 
The knife wants to slit me 
Do you think you can help me ? 
Sad veiled bride, please be happy 
Handsome groom, give her room 
Loud, loutish lover, treat her kindly 
Though she needs you 
More than she loves you
And I know it's over - still I cling 
I don't know where else I can go 
Over and over and over and over 
Over and over
I know it's over 
And it never really began 
But in my heart it was so real
And you even spoke to me, and said : 
"If you're so funny 
Then why are you on your own tonight ? 
And if you're so clever 
Then why are you on your own tonight ? 
If you're so very entertaining 
Then why are you on your own tonight ? 
If you're so very good-looking 
Why do you sleep alone tonight ? 
I know ... 
'Cause tonight is just like any other night 
That's why you're on your own tonight 
With your triumphs and your charms 
While they're in each other's arms..."
It's so easy to laugh 
It's so easy to hate 
It takes strength to be gentle and kind 
Over, over, over, over 
It's so easy to laugh 
It's so easy to hate 
It takes guts to be gentle and kind 
Over, over 
Love is Natural and Real 
But not for you, my love 
Not tonight, my love 
Love is Natural and Real 
But not for such as you and I, my love 
Oh Mother, I can feel the soil falling over my head 
Oh Mother, I can feel the soil falling over my head 
Oh Mother, I can feel the soil falling over my head 
Oh Mother, I can feel the soil falling over my ... "


morrissey -i know it's over.

10.5.12

A

Derimi portakaldan
Artık çok geç saatlerde
Sıyrılırken sokaklardan
Taşlar hep aynı...
Bu nasıl mümkün
Mümkün mü portakal gibi
Soymak hep aynı
Taşlardan sert deriyi.

Bir kedi olmadığıma
Gürültüsüne sığamadığım
Taş şarkılara.
Belki kolunu tutsam o olur ve
Hiç silinmez olsan,a


Seslerden taş artık
Ellerin bilecek.
Ya da beni diyeceğim

1.5.12

Unlu mamülleri ğ

Değileniyorum hiç ki öyle değil.
Özlemeyi sandığım hep aynı kelime.
Hecesiz. Geçerken den erken
Susarım ki hamurum ince
Hecem sözden unsuz ama
Kelimemi ğ sanıyorum
Çok özlüyorum
Unlu
Unsuz

23.4.12

kendi bildiğime.

sobanın külünü alıyorum. ellerimden dirseklerime kadar kül içindeyim; öyle gri.
açıp sobanın kapağını avuç avuç yağdırıyorum külleri. sonra eğilip altından,
tekrar alıyorum küllerini. ellerim dirseklerime kadar bir daha külleniyor.

hala aynı düşüncede, aynı kişide, aynı yerinde, aynı yerde, aynılığında duruyorum.
karaköyde yağmur yağıyor, şemsiyem önde ben geride bakakalıyorum.
gün bitiyor, aynı köprüyü yalnız geçerken yağmur durmuş; geç fark ediyorum.
gün dediğim aylarmış meğer, günler de ağlıyormuş meğer!
bu yağmur neden diye, gene oturdum düşündüm; hep benden.

aynı ismi aynı soyisimle tüm matematik bilgimde buluşturuyorum.
kendimi gösterip gizliyorum. sayfalar açıyorum,kapatıyorum.
bakıyorum altı harften gözleri doluyor,
salacakta oturmuş çay içiyordur diyorum.
o manzaradaki fotoğrafıma kaç martı çiziyordur da beni yumuyordur
diye diye düşünüp
en son sevdiğim küçük çocuğa adını soruyorum:
rüzgar.
bu defa altı harfe ben ağlıyorum.
çocuk bana gözlerini yumuyor.
ben kendime gözlerimi yumuyorum
yine aynı düşüncede,
yine poe'nun içindeyim.

ve çok üzüldüğümü yazmayı hiç çok seviyorum ki o gitti.

17.4.12

Utanç için diyeceklerim bu kadar.

Meğer her şey biraz daha üzülüp etlerimizi koparalım diye çaya katılmış bugün.
İnsanları göz göz kaybederken durup içime: geçecek, dedim.
Tırnak tırnak kazanılmış
Göz göz kaybedilmiş
tiler ;
Et et kopardım.

15.4.12

Tanpınar diyelim

G

Gülüyordu topraklanarak sayfalardan.
Ellerine değsem ağaç buluyordum.
Sayfalardan yazdım saymadım bu yaz'dım.
Seni sesleneceğim utançlığım hangi öz'den.
Sayfa bitiyor kızarıyor öznem,
Seni çağırıyor beni İsa!
Çarmıh çarmıh geriliyorum.
Sayfalara iz düştüm, kendimden adı'm.
Seni toplasam da saysam da dökül
Hiç çoğalmıyorsun.
Nar yedik ya gecen yazdı
Bu kızardığım hep ondan.
Yedi nardı, yedi sayfam
Çok utanıyorum, hep sözdem.

Mektup ğ.

14.4.12

çok ciddi meselelerin soyut halciği

bu beden ve bu gölgenin arasında beliriyorum.
pencere kenarlarını gözardı edip de bakamıyorum
bu pencere illa ki var, pencere olmasa manzaram olmaz
manzara varsa; bu benim gördüğüm;
ben varım.
ama ben bu bedende değilim, 
bu bedeni de bu gölgeyi de görebildiğim penceredeyim.

bütün felsefedebiyatım bu.

biraz köpeklerle uyuyayım.

yağmura biraz ev içi, kenar tozu ile ben
katıp karıştırdım.
benden içeride ayrıca evler ayrıca kenarlar
birleşik birikintiler
ŞARKILAR OLMASIN.
hep fransızca kusuyorum,
bileğim uzanmış koluma kör.
dilimle seslensem dişime kül.
döküldüğüm bir ağaçtayım 
,yine,yine,yine.

şimdi, birkaç gün önceki şimdi.
ve birkaç yıl önceki dün,
birkaç asır önceki gece.
ayıkladığımız ayçiçekler
ağustos sıcaklı bir şiirde,
güneşte kalsın güzellensin!
kucağımda tozu var, bileğimde kenar
konuşsam dişimle çenemden kanar.

şarkıları fransız açıp yağmura hazır
oysa nasıl eskimişim, meğer herkesin
ev kokusu bu'ymuş.

omuzlarımdan ellerini çektiler,
ellerimi kollarımdan çektim.
hangi ağaca otursam;döküldüm.

zamanımda değilmişim,
diyelediler. diye diye, dilsizlenip.


9.4.12

z.

"zamanı değil" olan için saatini düzeltiyor tarağının iki kırık dişini görmezden gelerek cebinden çıkarıp gömlek cebine iliştiriyordu. günde dört defa aynı eylemi tekrar ediyordu. ;onun için günler de "zamanı değil"lerdendi. ellerini katı sabunla yıkayıp aynanın karşısında hayalimi tutuyordu. onu asla suçlayamayacağım; bu hayal katında maksat zamansızlık iken onu takdir bile edeceğim; zamanıydı da geldi oturdu. iyi ki geldi; onsuz belki de bu dallar büyümezdi. ağaçları sayıyor fakat dallarını soyuyordu; her işinde ayrı yavaş, geçmiş kaç gözüm olduğuna bakıyordu. olacak iş miydi, ,işte! onun için gayet tabii... keyfi yerine geliyordu arada bir kaşınmayan kulağını kaşımak. hep bir meşguliyet içinde hissi veriyordu ona bir de yatağını dağınık bırakmak: o kadar meşgulüm ki"".  peki diyemesem de gözlerimin sayısını artırır ve onun bir şekilde haklı olduğuna inandığımı anlatmaya çalışırdım. elimin üstündeki benin bile anlamı vardı onun için. çünkü ben öylesine onun, öylesine onun hayal dünyasının gerçeğiydim. masa başına otursak,, belki aynayı kaldırsaydı mümkün olabilirdi. ancak o çerçeveden ayırırsa gördüğü ben olur muydum? olsun, yine de onu suçlayamıyorum. belki de bütün kötülük burada işte onun hayallerini bozan bende. çünkü ben hep zamana uydum. oysa zamanı değilse de zamansız olurdu bir şeyler. kendiliğindenlik vardı; ayna içindenlik vardı. oysa şimdi: zamanda bile değil.

18.3.12

2

saatleri ayarlama enstitüsü'nün tadı hep başka anılmıştır
rafımda.
belli söz ederim; etmem, özenle az iliştiririm laf,
aralarıma.

var-dı

sobanın alevinden doğan kırmızı tavana değerek hareket ederken
akşam yeni çökmüş!
mutfaktan biraz ses geliyor olabilir,
duvarın sokaktan aldığı kahve kokusu var.
eylülün annesi fal bakıyor hal'lere.
başımı eğmem gerekiyor, çünkü koltuk yerinden oynamamalı
annem henüz gelmemiş, benim de burada son zamanlarım bu saatler için

kar yağmakta. yatak odasının penceresine ağaçların kış hali bürünmüş,
beyazlanmakta.

ellerimi soba borularında ısıtıp mandalina soyuyorum.
ekşi. bugün de şanslıyım" diye sesleniyorum.

yıllar geçince, mandalinalar tatlanıyor.
daha ikibinler olmamıştı ki
kış da kar da mandalina da başkaydı.
hem bir de;
soba,


13.3.12

insanları
ayrı ayrı
yavaş yavaş
üst üste,
sevmiyorum.
dizlerimi içeriye örterken
sokağın karanlığı ne de lambadan
ne de dizimden, örtük

perdeler böyle kalırsa,
taç yaprağımla birazım
çok olacak lambalar
biraz örtecek içeriden

aşiyandan inerken,
inişlerin dizlerimi örtüşü
lambasız karanlık yolu
belki de dizemediğimden
olmuyor yazım.


12.3.12

dilin kemikciği

hep istiyorum anlayanım olsun
hep yazıyorum: anlaşılmasın!
hep diyorlar, yok diyenim.
ve anlatamıyorum diye,
ağlıyoruz.

11.3.12

dip

alt dudağımı düşüreceğim biraz daha izlersem duvar diplerini
gözlerimle ne zamandır bu kadar ters düşmüşüm baktığımla gördüğüm!
ortaçağın rengi olmuş gene de izlemek istiyor bir hal'im
laleli'de durunca tramvay elbet geride bıraktığımı anlıyorum
bu tavan az üzerine yıkılmıyor bakanın.
      korkumdan artık hep duvar dipleri.

6.3.12

ş

kalbimi sıkıştıran şarkılar dinliyorum. günler ikidir bir güneş bir bulut. rüzgarını görmezden gelebilmişim. hastalık sonrası dinlenmesi var şimdi evimde. illa ki gözleri aşka gülen. illa ki juanito'dan. ve o sevinçli hüzün. işte o müzik kalbimi sıkıştırıyor.

4.3.12

1

öyle kuruyorum,
öyle kuruyorum.

hatırlatsam,
havsalam almıyor.

26.2.12

.

hayatımda olan her insana ayrı ayrı özel'lik betimliyorum. şu şöyle en özel, o benim şu özel'imde. bir dolu özel insanla beraberim, evet. aralarında en'ler yapıp yıkıyorum, belki saygısızca ama bu da benim keyfim. hani mutsuz ama keyifli diyor ya bir şarkı. bu cümleyi de köprü yapıp şarkıları konuşacağım şimdi. özel, diyorsam şarkı diyorsam iki isim yankılanıyor, yeni türkü ve brazzaville. özenle onları alıp kulaktepelerime yerleştiriyorum. duvarlarım böyle oluşuyor. en baktığım kısma Murakami'yi koyuyorum. Tam karşısına Serge Gainsbourg. tam ortasına geçip ısınıyorum. HERKESİN MUTLULUK TANIMI VARMIŞ YA işte benimki de bu. bir duvardan hoş bir balkona açılıyorum. çocukken çizdiğim resimlere özenle balkon yerleştirdiğimi anımsatan sohbetler sıralıyorum. bizim evimizin balkonu yok diye, evimizin hiçbir zaman ev olmayacağını günlüğüme not düştüğümü laf arasında söyleyip gülüyorum. Sonra insanların gelip gidişleri var. Gidişleri geliyor dersem anlaşılır belki, öyle gelişleri var, gitmeleriyle. oturmalarını görüyorum, gözlerinden uyuyorum, sözlerini yoruyorum, dizlerini bürüyorum sırf daha fazla paylaşalım diye. çay koyup, çay bitiriyoruz. duvarlarıma çekilip, kutularıma ellerimizi koyuyoruz. alinin el izini çıkarıyoruz. karanlık çökünce evlerine çekilenler oluyor arkadaşlarım. yumuk yumuk darüşşafaka gecelerinden üzerime pikemi çekiyorum. dik yokuşu aşarken beni kimse görmez, biraz ağlıyorum. yatakhane arkasında en büyük yaş ağlamamı se tu della mia morte'den sonra söylüyorum. gitmem yavaş yavaş yaklaşıyor. ceketlerim oluyor, ceketlerimin ceplerine peçete koymaktan hoşlanmıyorum. rıhtımlara oturuyor bulunuyorum. yürümek yavaşlıyor, gitmek gelmiş ve geçmiş artık durmuşum. duvarlarım uzuyor, fotoğraflar diziyorum. özenle, özenle ille bir düzen ama içim karmakarışık... yürüdüğüm yerler artık daha ben, duvarlarım artık daha ten. olan ve geçenle iyiyim. iyi olmadıklarım ve iyi olabildiklerimle, tamamiyle iyiyim. mutsuz ancak keyifli diyor ya bir şarkı. Çok güzel sözler yazılıyor.  tavanım örüldükçe, cümle cümle edgar allen poe kazıyorum:"düş içinde bir düş"diye.

geleğe.

ne zaman yazılarımı okusam,

sabah olmuş, uyanmışlığım çok yeni.
üzerimden çekilmiş battaniyem
ve pencereyi açmış biri,
esiyor üzerime serin hava serin serin.

22.2.12

merveler

ben ne kadar keyifsizsem
buralarda keyif şuruplarını yalnız tüketen
ancak camekandan bize izleme imkanı sunan
arkadaşım merve'yi şöyle bir tık uzağıma getiriyorum.

şimdi çay koyabiliriz. çay yanına yakışacaktır
merve'yi çok hoş görüyorum.

http://birtimsahingozyaslari.blogspot.com/

ona da sordum

en'e sığdıramadığım şarkılar vardır,
masamüzerine takvimlerüzerine notaldığım

bloğa ayıracak zamanım buharlaşıyor,
kimi sorsam, bu dünyadan değilimli imalar.
bu kaldırımlar boşa durmuyor, azıcık basayım
bu boşluklar, "görmezden geldiler beni"ler için
biraz saklanayım, kent beni biraz yumsun.

ve bırakayım bazıları yalnızca ensemle konuşsun.
havalar çok soğuk.

çeğe

sonra düşündüm en etkilendiğim "kitap adını": Kötülük Çiçekleri.

12.2.12

yeniliğinde halliği

dilimi biraz daha zorlayasığa,
biraz kaçmaklara,
anlaşılmalık sakız çözlerinden kurtulmalık
havalar almak için

pencereyi açtım,
hava tozlu,
biraz gözlerimi büzeyim.

bu yazılar artık, daha da zorlayacak.

kendiğe

masalara konduğu kadar toz'un, iz'im var
belki cümleler bana değil de hep cümleyim 
dursam hani susuş yazar belki diyelim
var olduğunu bile var-sayarak bugün
artık onüçü olmuş, türkçenin bile 
farkında değilim,
geçen yılın tam da bu zamanlarına
sesleneyim:


masalar soyutça tozlanmış
izleyenim izlenim.

4.2.12

kuş ile

çiziyorum baştan sona kıyı kenar
sokaklarımı geçiyorlar kaldırımsız
peşlerine adım atsam kayalıktan
kayar oluyor yine de mutluyum
aslında gölge gri ama beyazlı
elbette bulutların üzerinden geçeceksin
o an yutkunmayı bileceksin,


görülemeyecek kadar olur her noktam
elbette bulutları bir bir geçeceksin
şimdi dört şubat, ancak zaman şimdi tarih
artık bir veya hut 2 veya huy özlem.


ocak geri gelecekse,
ovalarda uzunluğu bırakıp gelmek


sokaklarımı geçiyor gitmen
kalman nehirlerime susuyor
bitmen kollarımdan diliyor
gözlerime bakıyorluğum hal'im.


unutmuyorum.



2.2.12

aramızdaki kıyıyı biliyorum, bilmek gelebilmek ve gelebilmemekle aynı kıyıda bırakmış aramızı biliyorum.

lütfen

kafamda aynı nakarat, bu hafta içi zeynep!!!!!

26.1.12

li

eğer gözlerimi her kapadığımda açmış olmamdan farkının kalmadığını sana odaklandığımdan bilseydin bugün için yirmibeşocak serinliğinin nasıl da geçip gitmiş olduğunu bilirdin. üzerinden yirmi gün geçmiş yirmi yaşımın. eğer ki havanın pencereden inatla sana uykuyu işaret etmesini yürüyüşe çıkma havasıyla aynı havanın işi olduğunu görseydin şarap ve çayın aynı paralellikle lezzete ulaşamadığını da bilirdin. pencere önlerine bırakılan iki iskemle bir masa yetebiliyordu da, iki kulak ve bir nefes konuşturmuyordu.

23.1.12

brenda lee


  1. I want to be wanted
  2. You always hurt the one you love
  3. Too many rivers to cross


18.1.12

ağaç

bir ağaç seçecek ve dökülecekti.

ağlarken insan, biraz daha insan. ve yaş'lanan.
insan, ağlamazsa; kuruyup dökülen zam'an.

15.1.12

tığ

bu tırnakları yedim hep aynı. kaldı,
bu tırnakların tadı hep kaldı. aynı.
bu kanlar aktı hep, aynı. kırmızı,
bu akan kırmızı hep tat,tı, aynı.
bu kan kırmızı tırnaktan hep. aktı.

11.1.12


.

hiç eskimiyor.
öyle de eski kokusu var,
bastırılamıyor.
şu duvar sayıyorum sayıyorum dört.
bilmiyor ne kadar korkuyor insan o koca dörtten.
çünkü duvar, nitelenemeyen,sayılamayan,tanımlanamayan
göremediklerimizden.
yoksa,
boşuna mı geliyor üstüne, aslında gelmeyen.


sait.

içime sinemalar yıkıp, çay lokalleri koyuyorum
yeter ki yeşersin, oturup tavanı izlemenin anlamı.
sait,i gördüm. biliyorum.
sait biliyor muydun,
ben hep yazıyorum.
eylülden,beri.




10.1.12

d.

durkheim haklıydı,

cümlesinden fazlasında da

yaşadığı zamanın uzağında da,

tüm bu neden’i gördüklerimiz

gördüklerimizin sonuç’larıydı aslında.

6.1.12

nane

burcunun naneli şekerleri vardı
tekirdağdan malkaradan getirirdi
istesek verir miydi?
bugün verdi yarın istenir miydi?


yeşil yeşil boncuk boncuk nane şekerleri


5.1.12

üzerine fazla, düşemedim


oklarını gizlerdi akşam dönüşleri olurdu sabahsız
kollarına sızamazdı sesim derisine örttüğü deriden
gelmesini sayardım kapılar açılır kapanır aralıklanırdı
kalemler uçlarını unutur silüetin ortasında saçlanırdı
omuzlarımdan askılarım düşer, omuzlarıma askıları düşerdi


sıcağını kaybedince kopuyor deyip yaklaşmamış mıydı
köşe başlarında ıssız kalmış kaç adımdı bıraktığı
dinlemeye sussaydı, neler söylenirdi ses'liğine
kıvrılıp uyumak dizlerinde kaç yaş ağaç büyütürdü
kaç satırda tasvir edilirdi çenesinden kelimeler


göz uçlarında akıyordu ırmağı haksız yere susuz
elleri olduğu yerde kalıyordu, koparak donup
yol boyuna seriliyordu zamandan anlamlanan
soğuk suyun anlamıydı belki de zaman,
yutkunulamayan. 

4.1.12

serili

üzüntümü başka üzüntülerle kıyaslayacak tüm cümlelerden kaçarken kendime bir kıyasta bulundum, sen hiç bu kadar üzülmedin merve, diye. biraz cesaretin varsa o kutuyu aç ve bak. bazı bıraktıklarımız için onlar olmasa da yaptıklarımız nazarında onların bizsiz yapmadıklarıyla kaldığımız anlardan birinde, cesaretin varsa kutuyu aç ve bak. insan her cümleyi konuştuğuna kurmuyor ki, yi öğren. 


beni aynaların önüne oturttular.
arkam aynalara yüzüm onlara dönük.
onların yüzleri bana gözleri aynalara
dönük oturttular.
hisleri ve sözleri
üzerime alındım.
sonra kabuk bağladım
.
ellerim yanaklarıma 
gidemedi.





2.1.12

harf

oturup da kaç yaş sayıyorum, insanlar bütün kalabalıkça çemberde, ellerimiz ceplerimizden hiç çıkmıyor. el görünce biraz dilim şiire kayıyor. gözlerden yanaklara konuşuyoruz. kaşlarımızda telaş hali, göz kapaklarımızı biraz yaş'latmışız, göz altlarımızı da yeşertmişiz, tüm yaşlarımızı gelip geçmişiz. koca kalabalığın paltolu kış haline gözümü yumuyorum vapur kalkacak diye koşturuyorlardan oluyoruz. durakları şarkılarla geçiyorum. bir şarkıya üç durak, yetişebilecek miyim yaş'ına. pınarından çıkmış yaklaşmış çenesine; yetiştirebilecek miyim yaş'ı mı ona. birinci ayın ikinci gününe bakamıyor gözüm. gözümden düşerse diye, yaşın,yaşım. saklıyorum koca gün elimle,cebimde, .


..., geldik mi? bu durak mı? büyüdük mü, artık doğduk mu ..., konuşalım mı,,,

31.12.11

dans.*

eliyle kaç ben tutuyor diye duruyorum
bir söyleyip iki kekeliyorum
dillerimizi biliyor olup nasıl da buhardan
kaçıyor ellerimiz, tekrar tekrar


geçen zamanın yeni halini yazıyorlar
tüm döngülerin meselesi aslında bu
dediğimde buhar perdesi seriyorlar
camlar ve pencereler altında bekliyorum


beyaz kağıdına değmesin o toz, oluyorum
değiyor, çarpıyor, dağılıyor, büyüyor
yayılan bir siyah, giyinmeye bürünüyorum
elimi inatla ortaya itiyorum
inatla bana itilişini izliyorum
sanat,a merak içinde, 
kulağımda şarkılar döndükçe
bu hüznü dans sanıyorum.


ah, beni üzüyor, beni..üzüyor..
elimi ona uzattıkça...
onun tüm çaplarına değerek
geri dönüyor elim
ve dans oluşuyor
milattan önceleşen dilin
en okunmayan kelimelerini
çözmeye çalışıyor
her dinlettiğim.

* bu dansları en iyi o biliyor ya,
işte, serge gainsbourg diyor:
"et danse,
la decadanse."


çöktüğümü gizleyemiyorum,,

nomonhan

"Ölmek, yüzeyde kalmanın tek çaresi."

30.12.11

tarih

bir de bakıyorum göz kapaklarım yarım açık. insanlar benden epey değil biraz uzun. yakını görebiliyor, uzunu az görebiliyor uzağı zor görüyoruz. okulumuzun açık kısmının kapalı olan halleri boyumuzu aşıyor. hava kararınca binanın tepesi ile bahçe duvarı da birleşiyor. göz kapaklarımız yarım açılıyor. yarım bakıyoruz uzaklara ve uzunlara. sonra yalnız insanlar oluyoruz, önce kollarımızdan çekiliyor kollar, sonra dumanlarını üflüyorlar, ışıkları yakıp yarımlıkları aydınlatıyorlar. karton bardaklardan toplar yapıp yeni yılı kutluyoruz, yarımyamalak.

TSUORP


zamanı gelmiş, BEŞALTI kitap okumaya ara verip yalnızca bir'ini okumanın.
başucumdaki her şeyi itip özenle tozunu aldım. sevgili, marcel proust.

tanım

susup da eylem,
susup da değmek.

susabilince dilim.
diyorum aşk,
oluyor.



temohc

şömine başında oturup pencerenin ardında yağan karı sıcak bir içeceği yudumlayarak izlemeye diziliyorsa hala huzur kelimesinin anlamı. insanlar sylvain chomet i nasıl anlatırlar acaba...

torrentleyelim.
L'illusionniste
Les triplettes de belleville
La vieille dame et les pigeons

oldu'yu bilebilecek miyim bir gün?
oldu, işte yalnızca oldu 
oldu, ve artık bunu böyle kabul edebilmek gerek
i bilebilecek miyim bir gün?


bazı şeyler yalnızca olur çünkü, hep oluyor
su akıyor, taş kırıyor dan ayrı bir ol'an
oluş anı'nı söylüyor sanki kelime.
resmen olan'ı zamansız düşünemiyoruz.,
keşke olmasaydı fakat oldu işte,
şimdi de -di,li geçmiş zaman
derken geçiyor yine zaman
inanıyorsam zaman var,dı hani
kendime çelme takıyorum


çünkü gene bitmek bilmeyen bir ay'dayız.
hep kapılar aralık.

trier

lars von trier'in kafasının içinde yaşamak istiyorum.
her düşüncesine kol atıp uyumak,
sağ lobdan sol loba kayak yapmak istiyorum
düğümlerinde oturup kalkmamak
ve arada gözlerine kayıp biraz "bakmak" istiyorum
.
.
.


h e p s i.
ve bu gibi birkaç şey daha.

20.12.11

todas mis palabras.


  Todas mis palabras by Los Campos Magnéticos on Grooveshark

  uzaktan bakarken dinliyorum.

taş

bütün bu kırılmışlığı dindirecek bir üçgeni çizmek istiyor içim
içimden geçerken bu limanların aslında kentlerin ne kadar dışın
dalığı halim.
kıyıya dilediği kadar vursun dalga, uyanmıyor ya liman,
uyanmaz kalır dilim, ağzımın içinde.
ağzımın içinde yutkunmanın hortum halinde,
ya da taşan lavların ardından oluşan bütün taşların
birleşen toz yumaklığı
nedir biliyor muydu kanım,
dilediği kadar değsin damarım derime, ki yeşili de seviyor diye
hıçkırsam ağzıma vuruyor, kıyıdan dalgaları beyazlar köpük değil
artık!


bu kırılan hal, soymuşlar da ağacı, çimenlere bakıyor göz
nasıl olsa yeşil, zaten olacaksa yeşil olmalı diye seçim,
kedi ayaklarına dolanıyor kahve gövdenin,
kenti terketmenin aslında büyük sözlerini 
bu patlayan volkandan görüyor içim


bir söz dese, duracak, nefes, nasıl da içinde o kadar yerleşik
bazı bedene nefes bile fazla, öylece kalacak: durgunluk nedir
biliyor mu halim...
bu halime nefes dar halime kırık kıyıya dalga artık yok
ağacın kahve gövdesinin bir parça gölgeliği
kedi yumuluyor, hıçkırık yumuluyor
kedinin kuyruğu dönerek 
hıçkırık yudumu görerek
dalgayı terk ediyor,
taş oluşuyor içimde
gitmenin, kal-oluşuna.
ses-len-i-yorum.

15.12.11

çok yavaşsın.

evden çıkıyorum, çıkmadan önce düşünülecek o kadar çok şey! var ki, ah ya unutursam bir şey!leri. nasıl geri döneceğim meselesi, unutursam gün devam eder mi endişesi, yani sanki sen durunca zaman da duracakmış telaşesi. bütün bu şeyler içinde.


evden çıkıyorum, hava durumunu düşünmeye cesaretim yok, yağarsa yağmur, yağmur yağmış olur. ya otobüsler, gelecekler mi saatlerinde. evden çıkmanın zorluğu nasıl da büyüdü, daha evden çıkalı iki dakika bile olmamış, köşeyi yeni dönüyorum. defalarca dönüyorum. dönmenin, döndürücülüğü, içinden çıkılmaz merkezin çevresi de dönüyor. evden çıkınca nasıl bayılmıyorum da varıyorum bir şey!lere. 


evden çıkıyorum, eve döneceğim'e. yani sonunda dönülecek'e. trafik, ve evden çıkmışım, ayakta gidiyorum otobüs tıklım tıklım. otobüsün içinde ben ve koca bir kalabalık, hepimiz evden çıkmışız, varmaktayız şey'e. büyük şehiri sevmemeye, tanımadığımız herkese surat asmaya çıkmışız evden. varıyoruz, durak durak kaldırımlara kusup. otobüs dönüyor, köşelerden hep dönülüyor. köşede bıraktırıyorum.


evden çıkıyorum, çıkmaya, çıkmaz olsun diye, çıkamıyorum mu evden bir de şimdi. ev hali, en de de den de i de e de hal de yalın da. 


O KADAR HIZLI YAŞIYORUZ Kİ. koşuyor buluyorum her evden çıktığımı. her şey!e.  

12.12.11

the memory is cruel

"while you're waiting for the sun, 
the space around you is very quiet.
 so you breath in, close your eyes
you can feel her warmth 
inviting you to dance."


mevsimlik ve de sübjektif çeviriyorum sözleri:
şimdi de havalar böyle oldu.
böyle şarkılar, böyle yollar,
böyle kabataş, böyle laleli.
böyle ellerim, böyle pencere.

9.12.11

taş

bazı şarkılar,
 yalnızca ağlayalım diye,
 su'dur, kuş'tur.
 tabiattır bazısı. 
kokuyor, işte, 
avucumda sıktığım toprak 
 kadar.

yağmur yağar taş üstüne

too

eskiden ramazanlar bir başkaydı,yı durdum da düşündüm. çünkü ramazan demek sahur demekti. iftarı zaten her akşam yemeğinden biraz da olsa tanıyorduk. ancak sahurlar, hele ki çocukluğundan biliyorsan, işte eski ramazanların başkalığıydı. sahur'a kalkılsın da sahur programları izlensindi tüm mesele'm. çünkü programlar uyku getiren, yumuşak sesli beyaz saçlı amcanın konuşmasından çok daha keyifliydi. mesela böyleydi ve akşam programları da genellikle izlenmezdi misafir bolluğu, sohbet tatlılığı... gibi. son yıllarda yani eskidenin dışındaki ramazanlarda, akşamlar da sahurlar da tamamiyle beyazsaçlıamca dan ibaret. evet, bugün durdum ve bunu düşündüm. "bir volkan kopuyor yine bedenimde, anlamsız sızılar içinde..."

7.12.11

darüşşafaka'da biraz.

şu tarafı var, evet. camı açıp karşı eve ve pencerelere bakıyorum. yağmur yağmış,geçmiş; ancak karanlık. ve pencereler çekili perdelerle sırıtmakta ışığı. gündüz bundan utanmaktadır, olabilir.


elimi nereye koyduğumu bilemeyip omzumdan başlıyorum tutmaya perdeyi. iki adım geri çekiliyorum. darüşşafakanın ders olmayan bir sabahının kış mevsiminde paravanda herkes uyumakta, ben uyandığımı henüz bilmiyorum. anahtarımı yastığın altından alıp dolaba yaklaşırken, olabilir, uyanıyorum. birbir ışıklar yanıyor. çatçat sesleri duyuluyor belletmenin ışıkları yakmasının. sarı pikeler yatakuçlarına düşmüş, bilge eline gelen örtüyü kıvırıp cenin pozisonu alıp kafasını örtü yığınından oluşan yastığa yaslıyor. içimden ona sesleniyorum, içimden bilgenin yerine geçmek istediğimi itiraf ediyorum. kübra bir pembeliktir, hiç değişmiyor, dudağı ile burnu arasında pembe bir doğum lekesi var, bazen o değişebiliyor; gül,bulut.


hiçbir uyanma anında o tadı bulamadığımı bu yağmur yağmış ama geçmiş karanlığındaki sokağa bakarken, söylüyorum. gün'ün düz saatinde. kokuyu paketleyebilir mi insan'ı düşünüyorum. düşülüyor, düşünülünce, düşten. kokladığıma ayılıyorum. kış sabahının bir ev gününde ne kadar da pazar olduğuna sesleniyorum.

  Forever At Your Feet (Rain) by Oh Susanna on Grooveshark

1.12.11

tamam

koptu artık, gitmekte haliyle dizlerini çekip
deriye dokunuyorluğu dirseğinin gitmekte,
çekiniyorum.

otobüs dönüyor,
yol dönüyor,
gitmeye dönülüyordu da
hangimiz anlıyorduk
susmanın vaktini,

elim camda kaldı.
ne kadar cam içeri
ne kadar cam dışarı,
saymaya çekinip
bağ fiile bağladım,

beyaz çarşaflar asmışlar,
kar gibi sarındım.

tamlanan ve,

kollar omuzlardan kopabilir,
artık çürümüşlüğü der diyen

camlar ellerine battığında
hikayenin sonuna yaklaşmıştık.

tamlayan

bir o'luk.
yaklaşıp bağ fiilden kopup bağ fiile
tutunup bağ fiille

demek istediğim:
çarşafa en yakışanın
diz olduğudur.

tamamıyla

çünkü hep bırakılıştan bulurdu kendine,
kendilik.

işte bu eller, şimdi çekip kaldıracak
kendiyi.

şimdi kendi halinde cam önlerinin ne kadar
içeri ve dışarı anlattığını biliyordu.
camlar, ne kadar içeri ne kadar dışarıydı
.
eller kadar.

tam

hiç bırakamazdı
belki bir zaman bırakmıştı
elbet bırakılmazdı
en iyisi sarmaktı
sarıp sonra
bırakmaktı.

28nisan.